Hindistan’da Türk Devletleri Varlığının Temelleri

İslamiyet’in, Türk dünyasındaki zuhurundan sonra Türkistan[1] coğrafyasında hüküm süren Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular gibi teşekküller sosyal ve kültürel olarak, yeni geçtikleri İslam dinini benimseme süreci geçirmişlerdir. Dolayısıyla bu durum onların günlük hayatlarında bazı değişikliklere yol açmıştır. Gaznelilerden sonra, onların bulunduğu topraklar üzerinde hâkimiyet sağlayacak olan Gurluların sosyal ve kültürel yapısını anlamak için önce siyasi tarihleri hakkında bilgi sahibi olmamızı gerektirmektedir. Gurlular, Afganistan toprakları üzerinde, Kuzey’de Garcistan, Batı’da Herat, Güney’de Germsir ve Nimruz, Doğu’da Kabil ve Kandahar bölgelerinde nüfuz sahibi olan bir devlettir.[2] Bulundukları bölgede XI. Yy’dan sonra siyasi varlıklarını göstermeye başlayan Gurlular XII. Y.y’ın ortalarından itibaren İran hariç, tüm Gazne topraklarında hâkimiyet göstermişlerdir. Cüzcânî’nin Tabakât-ı Nasırî adlı eserinde Gurluların, kendi soylarını Hanedan-ı Şensabaniyan[3]’a bağladıkları görülür. Lakin bu görüş pek tutarlı bir görüş değildir. Selçukluların, Oğuz darbeleriyle yıkılması sonucunda o coğrafyada hâkimiyet kurmaya başlayan Gurlular, Kuzey’de güçlenen Harezmşahlar olduğundan dolayı yönlerini Güney’e yani Hindistan coğrafyasına çevirmişlerdir. Gurluların buraya yapmış olduğu seferler, Gazne’ye hâkim olduktan sonra olgunluk kazanmıştır.  Gurluların Gazne topraklarında ortaya çıkışı ve yaptıkları faaliyetler, bölgedeki Gazne nüfuzuna ve ekonomisine zararlar vermiştir. Gazneli Mahmut döneminde Gazne’ye bağlı oldukları bilinen Gurluların, bu dönemde yaptığı yağma akınları, Sultan Mahmud’u bu konuda çeşitli önlemler almaya sevk etmiştir. Herat valisi Hâcip Altuntaş ile Tus valisi Arslan Cazip’i ordularıyla beraber Gur üzerine yönlendirmiştir.[1] Yapılan bu sefer başarıyla tamamlanamayınca Sultan Mahmud, bizzat kendisi ordunun başına geçerek Gur’a Muhammed B. Suri[2] üzerine gitmiştir. Burada Sultan Mahmud, Muhammed B. Suri’yi yenerek onu esir almıştır. Selçuklu Sultanı, Sultan Mesud döneminde Gurlular’ın, Selçuklulara bağlı olduğunu görmekteyiz. Alâeddin Hüseyin zamanında ise Gazne şehri kuşatılmış ve Gurlular tarafından burada büyük katliamlar yapılmıştır. Burada Alâeddin Hüseyin’in ne kadar gaddar bir lider olduğu kaynaklarımızda altı çizilen bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Akabinde Sultan Mesud’a verdiği vergiden de vazgeçen Alâeddin Hüseyin bölgede bağımsızlık sinyalleri vererek kendinden üstün bir otoritenin olmadığını gösteren faaliyetler gösteriyordu. Firuzkuh[3] bölgelerinde Sultan Sencer’e yakalanan Cihansûz lakaplı Alâeddin Hüseyin, burada yenilip esir düşse de yumuşak dili sayesinde görevini ve canını kurtarmış ve Selçukluya bağlı olarak yaşamaya devam etmiştir.[4] Selçuklu Sultanı Sencer’in vefatı sonrasında Seyfeddin Muhammed, yeğenleriyle beraber bu bölgede daha rahat faaliyetler sergilemeye başlayacaklardır.[5]             Selçukluların yıkılışından sonra bu bölgedeki bağımsızlık mücadelelerine girişen Harezmşahlar, Karahıtaylar gibi Gurlular da yer almışlardır. Kuzey kısımlarında güçlenen Harezmşahların varlığı Gurluları, yayılmacılık politikasını gerçekleştirmek için merkezi bir teşkilata sahip olamayan, Racaların[6] ve Raçputların hüküm sürdüğü Hindistan bölgesine sevk etmiştir. 1175’te Gerdiz kalesini aldıktan sonra, 1176 yılında Türk memlûklarından oluşan ordusuyla Mûltan[1] üzerine sefere çıkan Muiziddin Muhammed, bu olaydan bir yıl sonrasında ise Ucc bölgesi üzerine sefere çıktı.[2] Bu seferlerden başarıyla ayrılan Muiziddin Muhammed, bir anda karşısında bölgenin en büyük Racalarından biri olan, Nahravala Racası olan Bhim Div’i bulmuştur. Nedulu-Kelhanda yolu üzerinde Racaların direnişiyle karşılaşan Muiziddin Muhammed, burada büyük bir yenilgi alıp geri çekilmek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla bu yenilgi Gurluların bölgedeki ilk mühim yenilgisi olmuştur.[3] Sonrasında yönünü Lahor bölgesine çeviren Muiziddin Muhammed, burada yıkılmak üzere olan Gaznelilere son darbeyi vurarak Hindistan’a daha sağlam seferler düzenlemeyi amaçlamıştır. 1180’de Gaznelilerin bilinen son hükümdarı Hüsrev Melik, Gurlulara karşı bölgedeki Racalarla ve Gokharlarla[4] iş birliği yapmıştır. Yaptığı bu iş birliğiyle beraber Cammu Racası Çakra Deo, Gokharlar ile aralarındaki husumetten dolayı taraf değiştirmiş ve Muiziddin Muhammed’in bu mücaledeleyi kazanmasında büyük rol oynamıştır.[5] Yenileceğini anlayan Hüsrev Melik ise, kendini kurtarmak için, Muiziddin Muhammed’e Oğlu Tuğrul ve bir fili yollayarak bağlılık sunmuş ve mağlubiyeti kabul etmiştir. Muiziddin Muhammed ise, bu bölgede birkaç kale daha ele geçirip asayiş üzerine yoğunlaşmaya çalışmıştır. Bu sırada Hüsrev Melik, Gokharların yardımıyla Sialkot Kalesini kuşatarak, Muiziddin Muhammed’e baş kaldırmıştır. Muiziddin Muhammed, bu duruma çok kızmış ve tertip ettiği bir planla Hüsrev Melik’i mağlup ederek Gaznelilerin siyasi tarihini sona erdirmiştir.[6] Bölgede Gaznelilerin, Hindistan’a sefer politikası Gurlulara miras kalmış oldu. Gaznelilerle Gurluların Hindistan’a düzenledikleri seferler amacı bakımından birbirinden ayrılmaktadır. Gazneliler Hindistan topraklarında yağma akınları yapıp bölgenin zenginliklerinden faydalanmayı amaçlarken, Gurlular ise bu bölgeyi yurt edinme çabasına girişmişlerdi.             Muiziddin Muhammed, bölgede siyasi bütünlüğü sağladıktan sonra Hindistan üzerine daha sağlıklı seferler düzenlemek üzere işe koyuldu. 1191 yılında bölgedeki en büyük düşmanı haline gelen Pritvi Ray’a karşı yola çıkan ve Rajputana topraklarına giren Muiziddin Muhammed Lahor’un güneyindeki Taberhende’yi ele geçirdi.[1] Bu sırada Delhi üzerinde hâkimiyet sağlayan Pritvi Ray ise bölgedeki diğer Racaların desteğini toplayıp, Muiziddin Muhammed’e karşı harekete geçmek için fırsat kollamaktaydı. Hindu ordusuna baktığımız zaman iki yüz bin süvarinin yanında dönemin tankları sayılan üç binlik bir fil ordusu vardı. Bu ordu, yapı bakımından Asya topluluklarının ordularına dolayısıyla Türk ordu sistemine benzer bir türe sahipti.[2] Aynı zamanda Gur ordusuna baktığımız zaman ise on iki bin seçme süvariye sahiplerdi. Aradaki farkı gözettiğimizde bu farkın dağlar kadar olduğu apaçık şekilde meydandaydı. Tarain bölgesinde karşı karşıya gelen ordular Muiziddin Muhammed’in gözünü karartıp hücum emri vermesiyle savaşa tutuştular.[3] Muiziddin Muhammed ve ordusunun hareket kabiliyeti her ne kadar yüksek olsa da karşısındaki düşman sayı bakımından çok daha üstündü. Akabinde Muiziddin Muhammed, bir ok ile atından düşmek üzereyken bir Kalaç[4] askerinin büyük çabalarıyla kurtarılarak etrafındaki düşman çemberini yarmayı ve geri çekilmeyi başarmışlardı. Muiziddin Muhammed, bu yenilgiden dolayı kendisini çok kötü hissetmişti. Geri çekildiği sırada savaş alanında savaşmayıp kaçan askerlerinin olduğunu duydu ve onlara atların boyunlarına astığı arpa dolu çuvalları giydirerek şehirlerde gezdirdi ve onlara onur kırıcı bir ceza verdi.[5] Bu da bize bu toplumların orta çağda onura ve şerefe ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Muiziddin Muhammed, bu yenilginin ardından bir yıl içinde yeni bir ordu toplama çabasına girişmiştir. Bu sırada Hindular Taberhinde’yi kuşatma altına almışlardı. Muiziddin Muhammed, 1192 yılında topladığı yüz yirmi bin süvari ile yola koyuldu[1] ve Hinduları Taberhinde’den uzaklaştırmayı başardı. İlk savaşta olduğu gibi Tarain civarlarına gelip ordusuna karargâh kurdurdu. Bu sırada yaklaşık yüz elli Hindu prensi bu savaşta Muiziddin Muhammed’e karşı yer alacaklardı. Muiziddin Muhammed, bölgedeki Racalardan biri olan III. Pritvi’ye Müslüman olmasını veya Müslüman tebaanın yaşadığı bu coğrafyayı kendilerinin tasarrufuna bırakmasını söylemişse de III. Pritvi, ona onur kırıcı bir cevap vermişti. Aynı zamanda bölgedeki prensler Muiziddin Muhammed’e yazdıkları mektupla onu geri çekilmeye zorlamışlardır.[2] Muiziddin Muhammed, ertesi sabah hiç beklenmedik şekilde taarruza geçmişti. Hindular bu duruma çok şaşırmış ve dolayısıyla savaş düzeni alamamıştı. Gurlular yaptıkları ani taarruzla hızlı bir şekilde yaklaşık üç yüz bin kişilik Hindu ordusunu imha etmeyi başardılar. Bu zafer İslam âleminde çok büyük bir ses getirmiştir. Bu zafer, Selçukluların Malazgirt zaferiyle eş değer tutulabilmektedir. Zira Malazgirt zaferiyle Anadolu kapıları Türklere açılmışken, Tarain zaferiyle de Hindistan toprakları Türklere açılmıştır diyebiliriz.[3] Bu arada III. Pritvi’nin savaş alanında öldürüldüğü söylenmektedir.[4] Bu zaferden sonra Gurlular sırasıyla Sarsaty, Samana, Kuhram, Hansi ve Ecmir gibi bölgeler ele geçirildi. Gurlular yayılmak için daha rahat alanlara kavuşmuş ve buraları yurt etmek için gerekli adımları atmışlardır.[5] Burada silahlı askerleri kılıçtan geçirip teslim olanları da esir almışlardır. Muiziddin Muhammed Hindistan’da kalıcı hale gelebilmek için Kuhram bölgesine Kutbed-din Aybek’i atamıştır. Aynı zamanda yeni alınan şehirlerdeki putları ve bu inanışa mâl olmuş yapıtları yıkarak bunların çoğunu camiye ve mescide çevirmiştir. Bu sırada Ecmir bölgesine Racanın oğlunu her yıl vergi ödemek kaydıyla getirdi.[6] Sonrasında Türkistan bölgesinde çeşitli nüfuz mücadelelerine giren Muiziddin Muhammed, askeri ve siyasi alanda başarılar elde etse de Firuzkuhdaki ağabeyi vefat edince çok kötü etkilenmiş ve ardı ardına yenilgiler almaya başlamıştır. 1206 yılında ise Karahıtaylar üzerine giderken Gokhar fedaisi tarafından suikast ile öldürülmüştür. Gurlulardan sonra bölgede Muizi Melikleri, Şemsi Melikleri gibi Türk Memlukların hâkimiyeti söz konusu haline gelmiştir.             Gurluların toplum yapısına baktığımızda onların 9. Asırda, Uygurlardan ayrılan ve onların bir kolu olan Sarı Yogurlardan olduğu düşünülmektedir.[1] Devlet idaresine baktığımız zaman Sultanın tek hüküm sahibi olduğu görülmektedir. Ayrıca idari sistemde coğrafya olarak çok yakın olan Gaznelileri ve Selçukluları örnek aldıklarını söyleyebiliriz. Ayrıca tahta çıkacak veliaht ise Osmanlı Devletinden de bildiğimiz Ekberiyet sistemine benzer bir sistemle en büyük adaydan seçilirdi. Eğer Sultan olacak kişi çok küçükse taht eski sultanın ya kardeşine veya varsa yeğenine kalırdı. Sultanın yanında bulunan vezir ise sultandan sonra devlet idaresindeki en yetkili kişiydi. Ayrıca devlet en geniş sınırlarına ulaştığında yaklaşık on idari birime ayrılmıştı. Devlet işleri Dîvân-ı Vezâret, Dîvân-ı Vekîl-i Der, Dîvân-ı İnşâ, Dîvân-ı Berîd, Dîvân-ı Kazâ ve Dîvân-ı Arz tarafından yürütülüyordu. Saraydaki en yetkili kişi emîr-i der (vekîl-i der) olup onun emrinde Emîr-i Hâcip, Çetrdâr, Emîr-i şikâr, Emîr-i Meclis, Çaşnigîr, Sâki-i hâs, devâtdâr, hazinedar ve ferrâş gibi kişiler görev yapmaktaydı. Devletin gelir kaynağına baktığımızda özellikle Hindistan’a yapılan seferlerde elde edilen gelirlerin gösterilmesi uygun olur. Ayrıca bazı bölgelerde alınan haraçlar, vergiler gibi gelir kaynakları da devletin ekonomik yapı taşlarını oluşturuyordu. Divan-ı Arz’ın destekleriyle kurulan orduda ise süvariler hücum, piyadeler ise savunma savaşında yer alırlardı. Neredeyse her kalelerinde garnizon yer almaktaydı. Bu da Türklerin Hindistan topraklarına tutunmasında daha etkili bir rol almıştı. İslam öncesi için baktığımızda ise bölgenin putlarla çevrili çeşitli şaman inanışlarına sahne olan bir coğrafya olduğu göze çarpmaktadır. Muiziddin Muhammed, Hindistan’da fetihler düzenlerken Firuzkuhdaki ağabeyi Gıyaseddin ise bölgeye hanlar ve medreseler yaptırdı. İlime ayrıca önem veren Gıyaseddin etraftaki âlimleri bulunduğu saraya getirterek ilmi çalışmalara hız kattı. Ünlü düşünür Fahreddin er- Razi’nin İsmailîlerin elinden kaçıp ona sığındığı ve orada ilim hayatını sürdürdüğü söylenmektedir. Hatta Herat Camii yakınlarında onun için bir medrese yaptırıldığı da kaynaklarda geçmektedir.[2] Herat hat ekolü bu dönemde altın devrini yaşamıştır. Gurlu sultanlarının saraylarına çeşitli şairleri de çağırdığı söylenmektedir. Gurlu hükümdarları aynı zamanda fethettiği topraklarda saraylar inşa ettirerek çevrede medeni devletlerle bu konuda yarışa girişmiştir. Kış mevsiminde Zemindâver, yaz mevsiminde ise Firuzkuh bölgesi devletin merkezi noktası olarak kullanılmıştır. Bu arada dillere destan olan ve adına birçok şiir yazılan Bağ-ı İrem’de Gurluların sınırları içerisinde yer almaktadır.


[1] A.Zeki Velidi Togan, “Umumi Türk Tarihine Giriş”, Enderun Kitapevi, I, İstanbul 1981, s.149.

[2] https://www.timeturk.com/fahreddin-razi/biyografi-788178 (18.12.2018)
[3] Muiziddin Muhammed, Peşaver civarında karşılaştığı bir ihtiyar ile sohbet etmiştir. İhtiyar ona nereye gittiğini sorduğunda, intikamını almaya gittiğini ve yaklaşık bir yıldır hanımını görmeyip duş dahi almadığını söylemiştir. Bu durum Muiziddin Muhammed’in kendini intikamına ne denli adadığını göstermektedir.

[4] Prensler yazdıkları mektupta Muiziddin Muhammed’in bir daha savaşırsa yenileceğinin kesin olduğunu ve ona kaçması için son bir şans verdiğini söylemişlerdir. Muiziddin Muhammed ise Firuzkuhdaki ağabeyine bu durumu danışmadan orduyu geri çekemeyeceğini söyleyerek onları bir nevi yanıltmaya çalışmıştır. Bu planıyla karşı tarafın savaş düzeni alma sorununu ortaya çıkaracaktır.

[5] Enver Konukçu, “Hindistan’da Kurulan Türk Devletleri”, Türk Devletleri Sempozyumu, Ankara 1985, s.2.

[6] I. Tarain savaşında Muiziddin Muhammed’in esir edildiği lakin merhamet istedikten sonra serbest bırakıldığı söylenilmektedir. Daha fazlası için bkz. https://www.rajras.in/index.php/battles-of-tarain/ (17.12.2018)

[5] K.A.Nizamî, a.g.m, s.164.

[7] Burada Muiziddin Muhammed, bölgeye kendi memluklarından atamaktan ziyade siyasi zekâsını konuşturup emrine geçirdiği bir soyluya vermesi bölgeye olabilecek bir Hindu saldırısının önüne geçmesini sağladı.



[8] Bu bölge, Tarain savaşları sürdüğü sırada birkaç kez el değiştirmiştir. Daha fazlası için bkz. K.A.Nizamî, “Dekken”, İstanbul 1994, IX, s.159.

[9] Daha fazlası için bkz. Salim Cöhce, a.g.e, s.18.

[10] K.A.Nizamî, a.g.m, s.162.

[11] İsminin Halaç olarak zikredildiği Kalaçlar IX. Yy.dan sonra siyasi tarihte yerlerini almışlardır. Bazı kaynaklarda isimlerinin bazı toplumlar tarafından “aç kal” denildiği ve buradan Kalaç olarak evirildiği söylenilmektedir. Daha fazlası için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, Enver Konukçu “Halaç”,XV, s.228.

[12] Salim Cöhce, s.19.



[13] Mûltan günümüzde Pakistan sınırları içerisinde bulunan Pencap’ın bir eyaletidir. Güncel nüfusu üç buçuk milyondur. Hindistan coğrafyasına açılan çok kilit bir noktada bulunması, Muiziddin Muhammed’in orayı fethetmesine öncelik tanımış olabilir.

[14] Muiziddin Muhammed’in Ucc seferi tarihte eşine az rastlanır şekilde gerçekleşmiştir. Nitekim burada bölgeyi kuşatan Muiziddin Muhammed, bu bölgedeki yaşlı Raca’nın hanımına mektup yazarak ondan kocasını öldürüp bölgeyi teslim etmesini, karşılığında onunla evleneceğini söyleyerek olumlu yanıt almıştır. Yaşlı Raca’nın hanımı, Raca’yı öldürerek bölgenin anahtarını Muiziddin Muhammed’e vermiştir. Muiziddin Muhammed ise verdiği sözü tutarak onunla evlenmiştir. Bölgeyi de yine bir Türk memlûku olan Ali Kırmanç’a tahsis etmiştir.

[15]Bu savaşta tecrübeli Raca olan Bhim Div, bölgedeki diğer racalarla iş birliği yaparak onların direnişinden yararlanmış ve dolayısıyla beklenmedik direnişle beraber Muiziddin Muhammed’i mağlup etmiştir. Daha fazla bilgi için bkz. Salim Cöhce, “Delhi Türk Sultanlığı”, Huzur Ciltevi, Malatya 2004, s.18.

[16] Gokharlar, Hindistan’da hâkimiyet sürmüş bir teşkilattır. Büyük ihtimalle dinleri Hinduizm’dir. Daha fazlası için bkz. Mujiburahman Timur, “Gazneli Devletinden Babür Devletine Kadar Bölgede Kurulan Hanedanlıklar (Yüksek Lisans Tezi) Konya 2012, s.46.

[17] Es-Sihrindi, “Tarih-i Mübarek Şâhî”, nşr. (M.H. Husain), Calcutta 1931, s.6.

[18] Muiziddin Muhammed, Hüsrev Melik’in ona baş kaldırmasına ve Sialkot Kalesini almasına çok sinirlenmiştir. Dolayısıyla yeni bir plan yapmıştır. Bu planın içeriğine baktığımızda Muiziddin Muhammed elinde bulunan, Hüsrev’in oğlu Tuğrul’u serbest bırakacağını duyuracak ve askerlerine onu serbest bırakmadan önce içirip sarhoş etmeleri emrini verecekti. Oğlunun serbest kalacağını duyan Hüsrev Melik de aynı şekilde mutlu olacak ve kendini içkiye vuracaktı. Baba – oğul, Pencap sınırında tam buluştuğu sırada Muiziddin Muhammed, askerleriyle beraber onları yakalayıp Sefid-Rud Kalesine hapsetmiştir. 1191 yılında Hüsrev Melik öldüğünde ise Gazneliler ortadan kalkmış oldu. Daha fazlası için bkz. Neslihan Durak, a.g.e, s.63–64.



4 Neslihan Durak, s.59.

5 Gur sınır bölgelerinde yaşayan kabile reislerinden birisidir. Müslüman olduğu düşünülmektedir. Daha fazlası için bkz. Iqtıdar  Husain Sıddıqui, “Gurlular”, TDV İslam Ansiklopedisi, XIV, s.208.

6 Günümüzde İran topraklarında yer alana Firuzkuh, Gurluların bilinen ilk başkentidir. Daha fazlası için bkz. https://hi.unionpedia.org/i/%E0%A4%97%E0%A4%BC%E0%A5%8B%E0%A4%B0%E0%A5%80_%E0%A4%B0%E0%A4%BE%E0%A4%9C%E0%A4%B5%E0%A4%82%E0%A4%B6 (13.12.2018)

7 M.A. Köymen, “Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi II”, Ankara 1979, s.376.

8 Osman Turan, “Selçuklular Tarihî ve Türk İslâm Medeniyeti”, İstanbul 1980, s.243.

9 Çok eski bir kurum olan Racalık M.Ö IV. Yy.da İndus nehri üzerinde hâkimiyet sağlayan Aryanlar tarafından kurulmuştur. Kast sisteminin bir parçası olan Racalık bölgede derebeylik faaliyetleri yapan kişilere verilmiş bir rütbe idi. Daha fazlası için bkz. https://www.tarihyolu.com/tag/raca-nedir/ (15.12.2018) 

* İnönü Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, lisans öğrencisi

1 İran’ın Horasan bölgesinden başlayarak, Kuzey Afganistan dâhil, Pemir ve Hindukuş-Kulnun(Karanlık) dağlarının Kuzey eteklerinden, Çin’in Tun-Huang bölgesine kadar uzanan, oradan Mançurya’nın batısına ulaşan, Moğolistan ile birlikte Güney Sibirya’nın tamamını içine alan, Batıda Ural dağları ve Volga Irmağının, Hazar denizine ulaştığı noktaya kadar devam eden geniş alana Türkistan denilmiştir. Tarihi kaynaklarda XIX. Yy’ın ortalarına kadar Türkistan (Türk yurdu) olarak geçer. Ermeni tarihçi Sebeos, eserinde Türkistan’ın Amuderya’dan başladığını vurgular. Arap coğrafyacısı Yakubî, Pamir yaylasının Türkistan’a dâhil olduğundan bahseder. Batılı kaynaklara baktığımızda MS 580’lerden sonra bahsi geçen bölge için Turkhia (Türkiye) ismini kullandığı bilinmektedir. Doğu ve Batı Türkistan olarak ikiye ayrılmıştır. Günümüzde Uygur, Kazak ve diğer Türk gruplarının yaşadığı Doğu Türkistan, genel olarak Çin hâkimiyetindedir. 1924 yılından sonra Sovyet rejimiyle beraber Türkistan’da hükmedilen topraklara Garbî (Batı) Türkistan denilmiştir. Daha fazla bilgi için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, Ahmet Taşağıl, “Türkistan, XLI, s.558.

2 Neslihan Durak, “Hindistan’a Kuzeyden Yapılan Seferler”, Huzur Basımevi, Malatya 1999, s.58.

3 Gur bölgesinde hâkimiyet sağlayan Danhak’ın nüfuzu azalınca bölgeye Şensab adındaki lider hükmetmeye başlar. Şensab, kurduğu hâkimiyeti hanedanlığıyla süslemiştir. Bazı kaynaklarda bu dönemin, İslam tarihinde Hz. Ali dönemi olduğu ve Gur ahalisinin İslamiyet’i bu dönemde kabul ettiği düşünülmektedir. Lakin Gurluların ortaya attığı bu görüş günümüz tarihçileri nezdinde tutarlı bir görüş değildir. Çünkü İslamiyet, bu bölgeye Gazneli Sultan Mahmut döneminde gelmiştir. Gazneli Mahmut, Hindistan’a yaptığı seferlerle bölge sakinlerini İslamiyet ile tanıştırmış ve bölgede İslam doğmuştur. A.g.e. Neslihan Durak,

Abdûlkadir ÖZKARAMAN

Abdûlkadir ÖZKARAMAN

KARAMANOĞLU MEHMET BEYİN TORUNU Tarih Bölümü Lisans Öğrencisi, Yazar, Şair

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir